#KADINHAREKETİ: SUSMUYORUZ!

Hiçbir şey olmamış gibi nefes almayı sürdüremezdik. Bu böyle devam edemez, etmemeli dedik ve susmamaya, kadın meselelerinin derinine inmeye karar verdik....

11 Nisan 2026 yayınlandı / 11 Nisan 2026 21:12 güncellendi
54 dk 30 sn 54 dk 30 sn okuma süresi
#KADINHAREKETİ: SUSMUYORUZ!
Google News Google News ile Abone Ol 0 Yorum

Şiddetin her türlüsüyle yatıp kalktığımız, kadının, çocuğun ve hayvanların ezilip hor görüldüğü, sadece eril değil kadınlar arası da yıkıcı bir toplumsal baskının kol gezdiği, psikolojik şiddetin “ikinci cinsi” giderek ötekileştirdiği, cinsiyet ayrımcılığının toplumun tüm katmanlarına sızdığı günümüzde hiçbir şey olmamış gibi nefes almayı sürdüremezdik. 

Adalet ve kadın-erkek eşitliği için konuşmaktan asla çekinmeyen gaye su akyol, bergüzar korel ve gülse birsel verdikleri mesajlar aracılığıyla şiddete dur derken, onlar gibi mücadeleci, cesur ve her biri alanlarında öncü rol modeller olan sümeyye boyacı, eda erdem ve seyhan arman da gücün ve azmin neler yapabileceğini bir kez daha gösterdi bize. Umutluyuz çünkü onlar gibi nice kadınlarımız var ve var olmaya devam edecek. Sözleri yolumuz, duruşları ışığımız olsun…

GAYE SU AKYOL: “SES ÇIKAR VE HAKKINI ARA, ASLA YALNIZ DEĞİLSİN!”

O’nun zayıflıklarının farkındalığından doğan güçlü duruşu, tüm ötekileri ve herkesi kucaklayan birleştirici ve devrimci müziği, haksızlıklara karşı bitmeyen sözü, sesi ve önerdiği çözümler, cinsiyetler üstü bir dünya hayali ve ilham veren cesareti; peşinden kitleleri sürükleyecek cinsten. Yeter ki daha fazla dinlensin, okunsun, bilinsin ve fikirleri dalga dalga yayılsın… Gaye su akyol’un sesiyle bir umut ve adalet manifestosu okuyacaksınız.

Tıpkı yaptığı müziğin tanımsızlığı ve etiketlere sığmayışı gibi Gaye Su Akyol da kişiliği ve düşünceleriyle hayattaki tüm ayrıştırmalara ve ötekileştirmelere karşı duruyor. Hologram İmparatorluğu albümündeki Dünya Kaleska şarkısında seslendirdiği gibi, “ben Çingeneyim, Ermeni’yim, Türk’üm Kürt’üm, ah fark eder mi, mavi bir elmayım, ne fark eder ki…” dese de, röportajda okuyacağınız üzere “Farklılıklarını zenginlik olarak görebilen, eşit ve adil, cinsiyetler üstü, eğlenceli, yaratıcı, komik, tuhaf ve süper güçlerinin farkında olan fantastik bir ddünya hayal ediyorum” diye içimizi aydınlatsa da; heyhat tam da bu farklılıkların, özellikle toplumsal ayrımcılığa dönüşen cinsiyet farklılıklarının ve erkek egemen kültürün sebep olduğu acı, nefret ve şiddeti konuşmak, daha adil bir dünyada yaşamanın çözümlerini tartışmak için bir aradayız.

Akyol’un mesajı net: “Şiddete maruz kalıyorsan yardım iste, ses çıkar, doğru derneklerle, kişilerle iletişime geç, hukuki haklarını öğren, hakkını ara ve hiç unutma; yalnız değilsin!”

Şiddet sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yükselişte. Türk toplumuna dönersek, neden ülkemizde kadın cinayetleri ve şiddetin her türlüsü giderek artıyor?

Mevzu çok çetrefilli ancak yasaların uygulanmadığı, suçun cezasız kaldığı, ekonominin sallandığı, gelir dağılımının uçurumlarla ifade edildiği, eğitim seviyesinin günden güne düştüğü bir ortamda toplumsal güveni sağlamak, insanlar arasında barışı, etiği inşa etmek imkansıza yakın. Değişim şart!

Değişim nasıl gerçekleşecek?

Öncelikle gücü elinde bulunduran devlet erbabının, konuya dair suskunluğu beni olağanüstü sarsıyor. Özel olarak bu konuyla ilgilenen komisyonlar kurulsun, psikiyatristlerin, sosyologların, toplumsal araştırma yapan uzmanların da dahil olduğu bu kurullar konuya dair Anadolu’yu kapsayan derinlikli bir araştırma yürütsün, raporlarla sorunun olası kaynakları sunulsun, çözüm önerileri üretilsin.

Bu sırada toplumsal bazda şiddete karşı seferber olunmalı, mevcut yasalar harfiyen uygulanmalı, şiddete meyilli kişiler tedavi edilmeli, şiddetin çocuk yaşta öğrenilen ve ciddi tedavi gerektiren bir sorun olduğu unutulmadan aileden başlayarak özel yaklaşımla, eğitimle problemin köküne inilmeli.

Problemin kökünde toplumsal cinsiyet eşitsizliği de yatıyor elbette ve buna karşı zihniyet dönüşümü şart.

Bize biçilen toplumsal cinsiyet rollerinin; bireyleri baskı altına alıp tektipleştiren, yaşamayı sıkıcı ve çekilmez hale getiren soyut hapishaneler olduğunu düşünüyorum. Bunu kökünden çözmek için önce kendi zihnimizdeki hapishaneleri yerle bir etmemiz gerekiyor. Bunu başarabildiğimiz takdirde dokunduğumuz her şeye bu özgür ruhu, eşitliği, bir olma halini bulaştıracağımıza inanıyorum. Bir yandan devlet politikaları bazında acil bir dönüşüm şart, eğitim dilinde, okul kitaplarında yer alan ağır cinsiyetçi dil/yaklaşım yok olmalı, kız çocuk – erkek çocuk kavramı üzerinden çocukların hayal gücü, özbenliği, var oluşu baskılanmamalı, toplum bazında iş/eğitim/temel hak ve özgürlüklere ulaşım imkanları eşitlenmeli.

Siz her türlü haksızlığa karşı duyarlılığınızla dikkat çektiniz, şarkılarınızla da tepkinizi gösterdiniz. Politik farkındalık sizde nasıl oluştu?

Sevgi dolu bir ailede büyüdüm ancak zaman zaman şiddetin farklı boyutlarına da şahit oldum. Bu tür durumlara şahit olmak, bende olağanüstü büyük bir üzüntü, öfke ve hayal kırıklığı hissi yaratıyordu ve haksızlıklara karşı asla sessiz kalamayan bir personayı da devreye soktu. Kendimi bildim bileli böyleydi bu. Bedeli neyse ödemeye hazırdım ve ödedim de. Annem müthiş bir kadındı, benim için cinsiyetler üstüydü. Hem çok güçlü hem de nahif ve sevgi dolu olmayı başarabilen özel bir insandı ve beni en çok annemin bu birbiriyle pek bağdaşamazmış gibi görünen özellikleri etkiledi. Aile içinde varlığına değer verilen, küçücük yaşta dahi fikirlerine itinayla ve saygıyla yaklaşan ebeveynlerle büyüyen bir çocuk, sağlıklı bir öz benlik geliştirebiliyor ve ben o konuda şanslıydım. Okumak, araştırmak, duyarsız kalamamak da politik farkındalığımı beslemiş olabilir.

Bir kızınız olsa onu nasıl, hangi değerlerle büyütürdünüz?

Kendi kendinin süper kahramanı olabilen bir çocuk yetiştirmek isterdim! Toplumsal cinsiyet normlarına aldırış etmeden kendi olmayı göze alabilen, özgüveni, kendine verdiği öz değeri yüksek, sevgi ve merak dolu, elalem ne der diye umursamayan, tüm yaşam formlarına saygılı biri.

Siz kendinizi güçlü addediyor musunuz?

Ben kendi kendimin süper kahramanıyım! Çok güçlüyüm evet çünkü her şeyden önce güçsüzlüklerimi, zayıf yanlarımı görmeyi kabul ediyorum, kendime saygı duyuyorum, daha iyi biri olabilme çabamı destekliyorum, yani kendi kendimin en iyi dostuyum. Bu da beni su gibi hem akışkan hem de parçalanmaz kılıyor. Güçlü bir kadın olmak kendi olmayı göze almak demek, cinsiyet rolleri üzerinden kendini tanımlamak yerine, öz benliğini, arzularını, var oluş nedenini bütün dürüstlüğüyle aramak, bazen bulamamak ama yola devam etmek, zorluklara zaman zaman bir amazon savaşçısı ya da bir zerdüşt, bir bilge veya bir meczup gibi yaklaşabilmek demek.

Müziğin şiddeti önlemede nasıl bir etkisi olabilir?

Müzik doğru kullanıldığında devrim yapar, yıkar ve yeniden yaratır, tedavi eder, birleştirir… Sözleriyle bazen binlerce politik görüşten daha güçlü ve hızlı nüfuz eder, hiç kımıldamaz sanılan kütleleri yerinden oynatır ve bazı durumlarda bir şeyler ya gönüllü ya da mecburen değişmek, gelişmek zorunda kalır.

ŞAMPİYON BİZİMLE: SÜMEYYE BOYACI

Bu her gün olmuyor, şampiyonlara çok sık rastlanmıyor; hele onun gibisine… Yüzme sporundaki üstün başarıları, ödülleri ve azmiyle tarih yazan Sümeyye Boyacı’nın hikayesini bir solukta okuyacaksınız.

Onu fotoğraf stüdyosunda beklerken yaşadığımız heyecanı görmeliydiniz. Birazdan Dünya Paralimpik Yüzme Şampiyonası’nda gümüş madalya kazanan milli yüzücü 16 yaşındaki Sümeyye Boyacı ile tanışacaktık. Bir saniyenin yüzde 3’ü gibi ufacık bir farkla birinciliği 46 yaşındaki rakibine kaptıran başarılı yüzücümüz “İkincilik beklediğim bir şey değildi, daha büyük hayallerim vardı, birinci olmaktı amacım. Şimdi sırada 2020 Tokyo Olimpiyatları var” diyor. Bu özgüven, bu azim ve kararlılıkla kim bilir daha ne çok ödüller ve birincilikler bekliyor Sümeyye’yi. Bu arada Dublin’de düzenlenen 2018 Avrupa Paralimpik Yüzme Şampiyonası’nda birinciliği elde ederek yüzmede Cumhuriyet tarihimizin ilk kadın Avrupa Şampiyonu olduğunu da unutmadan hatırlatalım.

Uzaktan sadece başarılarıyla tanıdığımız ve gururlandığımız Sümeyye stüdyoya gelir gelmez ışığı, enerjisi, çocuksu ama bir o kadar da olgun tavırları, güler yüzü ve doğallığıyla aydınlattı mekanı.

Fotoğraf çekiminde giyeceği kıyafetleri seçerken kararlılığını görmeliydiniz. Makyajını beğenmeyip elleri gibi kullandığı ayakları ile profesyonellikle yeniden yapması (Sümeyye gerçekten bir makyaj uzmanı!), stüdyoya girerken, “Bir dakika saçımı düzelteyim deyip” aşırı esnek ayaklarıyla (saçlarını) geriye taraması, ona olan şaşkınlıkla karışık hayranlığımızı artırırken kendimize de bir sürü soru sordurdu. Sordurmalıydı da… Ne olursa olsun gülebilmek, tüm zorluklara karşı hayata sımsıkı tutunabilmek, umudunu yitirmemek ve mücadeleden vazgeçmemek; 16 yaşındaki Sümeyye’den öğreneceğimiz hayat derslerinin ana başlıkları olabilir…

Onu dinlerken öğrenmemiz gereken bir şey de; fiziksel zorluklar yüzünden hayata karışamayan, dolayısıyla tanıma fırsatı yakalayamadığımız ve sonuç olarak bilinmezlikten doğan korkular ve önyargılarla sarmaladığımız bireyleri ötekileştirdiğimiz için asıl engellilerin bizler olduğuydu. Bakın ne anlatıyor Sümeyye: “Gerçek engel bizim karşımıza çıkartılan zorluklar ve bu zorlukların müsebbibi insanlar. Aslında bir uzvunun olmaması engel değil. Aşamadığın yollar, hayat kaliteni düşüren yaşam şartları, işte asıl engeller…”

Hiç mi isyan etmedi, hiç mi vazgeçmedi? “Kendimi çok çaresiz hissettiğim zamanlar oluyor, vücudumun her hücresiyle yaşamaktan vazgeçtiğim anlar bunlar. Ama sonra içimden minicik bir ses ‘Sümeyye buraya kadar neden ve nasıl geldiysen, bundan sonra da bunun için devam etmelisin’ diyor. Eğer yarım bırakırsam istediğim hiçbir şeye ulaşamayacağımı biliyorum. Mutlu günlerimi ağlayarak hatırlıyorsam, ağladığım günleri de gülerek hatırlayacağım.”

Gülmek ona çok yakışıyor, her çocuk gibi… Tatlı bir tebessümün hiç eksik olmadığı bir yüz ifadesi, nahif, çocuksu ama 16 yaşından hiç beklenmeyen bir olgunlukla kuruyor cümlelerini. O engellerini çoktan aşmış, sıra bizde…

Londra’daki Dünya Paralimpik Yüzme Şampiyonası’nda dünya ikincisi oldun. Bu sonucu bekliyor muydun?

Hayır, beklediğim bir şey değildi çünkü daha büyük hayallerim vardı ve birinci olmayı umuyordum. Aslında rakiplerimin aldığı dereceler birinci olacağımı gösteriyordu ama sporda her zaman her şey beklediğiniz gibi gelişmiyor.

Yarışı önde götürüyordum ama rakibim kolunu yukarıya kaldırıp dokundurduğunda o kazanmış sayıldı. Ben 44 saniye 74 salise, rakibim ise 44 saniye 71 salise yaptı, kısaca sadece bir saniyenin yüzde üçüyle almış oldu birinciliği. Yılların yüzücüsü 46 yaşındaki rakibim tam 17 defa Avrupa Şampiyonu olmuş. Zaten ben genellikle Olimpiyat Şampiyonları ile yarışıyorum. Geçen yıl onu yenip Avrupa Şampiyonu olmuştum. Bana bunu gerçekleştiren ilk sporcu olduğumu söylemişti. Onu daha önce yendiğim için o da birinci olacağına inanmıyordu, dolayısıyla çok şaşırdı ve mutlu oldu. Oysa ben birinciliği kazansam o kadar mutlu olmazdım. Her neyse, önümde daha uzun yıllar var, daha iyi yarışacağıma eminim.

Peki hikayen nasıl başladı?

5 Şubat 2003’te iki kolum olmadan dünyaya geldim. Annem ben altı aylıkken tüm çocuklara yapıldığı gibi elime değil de ayağıma çiçek vermeye başlamış, sonra kek bırakmış; ben onu döke saça yemişim. Tüm yaşıtlarımın ellerini kullanma serüveni gibi ben de bacaklarımı ve ayaklarımı kullanmaya başladım. Küçüklüğümden beri bu böyle devam ettiği için bir jimnastikçi kadar esneğim.

Annemin evde olmadığı bir gün (üç buçuk yaşındayken) ayaklarımla bir gül resmi çizdim. Annem, “Evde başka biri olsaydı o gülü senin çizdiğine inanmazdım” demişti. Resim yapmayı çok seviyorum. Beş yaşındayken Rus halk masallarından Altın Balık kitabının kapak resmini çizdim. Altı yaşındayken de Rusya’da resim sergisi açan ilk Türk kızı unvanını aldım.

Farklı olduğunu nasıl ve ne zaman fark ettin?

Özgüveni hep yüksek bir çocuktum. Üç yaşımda kollarımın olmadığını fark ettiğimde, bunu anneme bir şarkı eşliğinde melodiyle “kollar nerede, kollar nerede” diye sormuşum (gülerek melodiyi mırıldanıyor). Bir yandan da uzun kollu elbisemin kollarını sallayarak dans ediyormuşum. Annem de benim oyunumu devam ettirmiş, masal kitaplarındaki ponponu olmayan bir tavşan gibi uzuvları eksik hayvanların örneğinden yola çıkarak, “Bir Sümeyye varmış kolları yokmuş ama her şeyi ayaklarıyla yapıyormuş” gibi bir hikaye anlatmış. Annemin ben küçükken anlattığı masalların hepsi gerçekleşti. Şu anda bir iki şey dışında her şeyi kendi başıma yapıyorum.

Neler mesela? Makyajını kendi kendine yaptığını gördük fotoğraf çekimine hazırlanırken…

Makyaj yapmak hoşuma gidiyor çünkü renkleri seviyorum. En zor kısmı ise eye-liner çekmek ama becerebiliyorum sanırım. Yemeğimi de kendim hazırlarım, tabii işin üzücü kısmı yemeyi daha çok sevmem. Favori tarifim ise çibörek, ne de olsa Eskişehirliyim. Resim dışında ebru yapıyorum, 11 yaşındayken sergi açtım ve oradan kazandığım parayla kendime dikiş makinesi aldım. Tasarladığım kıyafetleri kesip biçmek en sevdiğim şey. Bana uymayan elbiseleri küçük dokunuşlarla üstüme göre ayarlıyorum. Bir elbisemin fırfırlarını sabah saat 05.00’e kadar oturup ilmek ilmek söktüm, sonra da kadifede iz kalmasın diye ütüledim. O elbiseyi bir belgeselin galasında giydim. Tüm bunlar dışında ayaklarımla yazı yazıyorum, bilgisayar ve telefon kullanıyorum, ödevlerimi yapıyorum.

Harikasın! Peki hiç mi isyan etmedin?

Tabii ki çok zor zamanlar yaşadım. İlkokula başlarken beni okula kaydetmek istemediler. Okul yönetimi (özel bir okuldu) diğer zengin ailelerin çocuklarının psikolojisinin bozulmasından endişe duyduklarını, dolayısıyla beni okula almak istemediklerini söylediler ama sonunda aldılar. İlkokul öğretmenim vicdan yoksunuydu, sürekli arkadaşlarımı bana karşı kışkırtıyor, bir öğretmene yakışmayan şeyler yapıyordu. Bir keresinde içime kapanmış, onunla konuşmamıştım. Bu arada tuvalet ihtiyacı duyduğumda hep öğretmenimin telefonundan annemi arardım, bu bir rutindi. O gün öğretmenim, “Madem benimle konuşmuyorsun, ben de bundan sonra ihtiyacın olduğunda annene haber vermiyorum” demişti. Küçücük bir çocuğa, üstelik engelli bir çocuğa bu kadar korkunç davranabilir mi bir insan?

Neden yüzmeyi seçtin?

Beş yaşında annemin teşvikiyle ve balıklardan da ilham alarak yüzmeye başladım. 12 saatte öğrendim yüzmeyi, bu hem benim yaşımda hem de benim durumumda biri için büyük başarıydı. Yeteneğimi görüp yüzmenin üzerine daha çok gittim. Bir bacağım diğerinden kısa olduğu için yürümekte ve koşmakta zorluk çekiyordum. Ama yüzerken sanki kendi yaşam alanımdaymış gibi hissediyordum.

Nasıl duygular içindesin yüzerken?

Yüzmek benim için hem yorulmak hem de rahatlamak anlamına geliyor. Stresi atmanın en kolay yolu onu suya bırakmak; suya istediğin kadar dolphin atabilirsin çünkü bu su, onunla ne istersen yapabilirsin. Günün sonunda antrenman için havuza girdiğimde içimde topladığım tüm negatif enerjiyi suya bırakıyor ve suyu tekmeliyorum. Hepsi dalgayla kayboluyor.

Nasıl yüzüyorsun? Ağırlığını beline mi veriyorsun?

Genellikle kalçamı ve belimi kullanarak kendimi attırıyorum. Bacaklarımı yukarı doğru atarken omuzlarımla kendimi geri çekiyorum. Kısaca en çok karnım, kalçam ve bacaklarımla yüzüyorum. Yüzmede branşım olan sırtüstüne yoğunlaşıyorum. Sırt üstünde kelebek stilinde de yüzüyorum. Ama en sevdiğim stil, babaanne gibi yani yavaş yavaş kaslarımı açarak yüzmek.

Yüzmeye başladığında ve özellikle milli sporculuğa geçtiğinde çevrenden nasıl tepkiler aldın?

Yüzmeye başladığımda birçok kişi beni yüreklendirdi ama milli sporculuğa geçtiğimde durum değişti. Spor camiasındakiler benim akademik kariyer hedeflerimin de bulunduğunu bildiklerinden “Sümeyye bir gün yüzmeyi bırakır, asla sonuna kadar gitmez, bu kız için emek vermeye değmez, zaten akademik anlamda bir yerlere gelmek için yüzmeye başlıyor” gibi konuşmalar yaptılar. Evet akademik hayatımı sporculukla bir arada götürmeye uğraşıyorum ki bu hiç kolay değil. Ailemden çoğu zaman uzakta yaşıyor ve derslerimi aksatıyorum ama milli sporcu olmanın bana (yurtdışında kaliteli eğitim almak gibi) açacağı çeşitli kapılardan da mutluyum. Ayrıca ülkemi en iyi şekilde temsil etmek mükemmel bir duygu.

Nasıl bir çalışma tempon var?

Özellikle dünya şampiyonalarına ve büyük yarışlara hazırlanırken kamplara giriyoruz. Sabahın köründe kalkıyor ve buz gibi bir suya giriyoruz. Yaklaşık iki buçuk saat süren ve 4,5 km yüzdüğümüz antrenmandan sonra kahvaltı ediyor ve ardından kara antrenmanlarına başlıyoruz. Öğleden sonra bir 4,5 km’lik mesafe daha bizi bekliyor. Kısaca günde toplam 9 km civarında yüzüyorum.

Engel kelimesi senin için ne ifade ediyor?

Gerçek engel bizim karşımıza çıkartılan zorluklar, engelliler ise bu zorlukları yaratan kişiler. Bir uzvunun olmaması engel değil, tam tersine ulaşımını zora sokan yollar ve hayat kaliteni düşüren yaşam şartları engel. Kısaca, engel bizde değil…

Herkes bir engelli adayıdır diyorsun…

Kesinlikle. Ben de birkaç dakika sonra başıma ne geleceğini bilemiyorum. Hepimiz bir engelli ve bir kanser adayıyız.

Kendini güçlü bir kız olarak görüyor musun?

Bazen kendimi çok çaresiz hissediyor ve vücudumun her bir hücresiyle yaşamaktan vazgeçmek istiyorum. Ama sonra içimden minicik bir ses, “Sümeyye buraya kadar neden ve nasıl geldiysen bundan sonra da bunun için devam etmelisin. Eğer bir şeyi yarım bırakırsan istediğin hiçbir şeye ulaşamazsın” diyor. Mutlu günlerimi ağlayarak hatırlıyorsam ağladığım günleri de gülerek hatırlayacağım. İşte hayat felsefem.

En büyük motivasyonun?

Başaracağımı bilmek. Ayrıca insanların sözleri ve gösterdikleri duyarlılık çok hoşuma gidiyor. “Sümeyye sayende hayata geri döndüm, sen kızım için rol modelsin, seni çok seviyoruz” gibi mesajlar beni aşırı mutlu ediyor.

Hayallerini anlat, hedeflerin nedir?

Lisede onuncu sınıftayım. Bir sürü kamp ve yurtdışı seyahati beni bekliyor. Okulumu da aksatmamak adına çok geç saatlere kadar çalışıyor, özel ders alıyorum. Geçen yıl sınıf birincisi oldum. Hedeflerime gelince, çok şey gördüm ve yaşadım, engelli psikolojisinden iyi anladığımı, empati kurma yeteneğimin yüksek olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla psikolog olmak, insanlara faydalı olmak istiyorum. Sporcu psikoloğu sıfatıyla International Paralimpik komitede yer almak, ülkemin haklarını savunup onu dünyada temsil etmek, en büyük hedeflerimden.

Konuşmayı da çok seviyorum. Hayallerimden biri de spor spikerliği yapmak, böylece sonsuz konuşabilirim. Hatta annem önceleri bu mesleği seçmemi istemiyordu ama konuşarak beynini yedim ve onu da ikna ettim (gülüyor). Yüzmeye gelince, şu sıralar 2020 Tokyo Paralimpik Oyunları’na hazırlanıyorum. Bir sürü kamp ve yurtdışı yarışlarına katılacağım. Bedenimin ve sabrımın izin verdiği kadar da yüzmeye devam edeceğim.

BERGÜZAR KOREL:  “CESARETİM KORKUMDAN GELİYOR ASLINDA…”

Cinsiyet eşitsizliğinden başladı eğitimin şart olduğunu söyledi, kadın ve erkek için eşit özgürlüklerin tartışılmazlığı ile devam edip çocuklarımızı hangi değerlerle büyüteceğimizi anlattı. Uğradığı sözel tacizden iş hayatındaki ayrımcılıklara, cesurca açıkladı. Sözünü sakınmayan, duyarlı ve güçlü bir kadının, Bergüzar Korel’in şiddetin her türlüsüne karşı isyanına ortak oluyoruz.

Elinizde tuttuğunuz Ekim sayısına başlarken aklımızda, artık canımıza tak eden kadın cinayetlerine karşı farkındalık yaratmak, içimizdeki öfkeyi haykırmak ve ünlü isimler aracılığıyla şiddete karşı mesaj vermek vardı. Kadından yola çıktık ama aslında başarılı oyuncu Bergüzar Korel’in de altını çizdiği üzere olaya sadece kadın meselesi demek çok yetersiz: “Bu bir insanlık meselesi. Her gün şiddetin dozu artıyor dünyada. Çocuğa, kadına, hayvana. Kendinden güçsüz ve aciz gördüğü her varlığa bir işkence ve zorbalık söz konusu. Kendilerini de parçalasa bu zihniyetteki tipler, kadın ve erkek eşit haklara, eşit özgürlüklere ve şartlara sahip. Bu kadar!”

Bergüzar Korel’i şimdiye kadar hayat verdiği güçlü karakterler aracılığıyla tanıdım, tanıdık. Binbir Gece’de çocuğu için her türlü fedakarlığı yapabilecek kararlılıktaki Şehrazat, Karadayı’da adaletin peşinde olan, kadın-erkek eşitliğinin bugünkü kadar yüksek sesle konuşulmadığı yıllarda, 70’lerde hakimliğe kadar yükselerek bir rol modeli olan idealist, kalem kıracak cesaretteki Hakime Feride ve Vatanım Sensin’in sözünün eri, cesur kadını Azize… Hepsi de hayali karakterlerdi belki ama Bergüzar Korel’in kişiliğinde bizlerle buluşurken güçlü, kararlı, eşitlik ve adalet için çarpışan, haksızlığa tahammülü olmayan kadın imgesini daha da kuvvetlendirip pekiştirdiler. Çünkü Bergüzar Korel de böyle bir kadın. Yıllardır oyunculuğunun yanı sıra duruşu ve paylaşımlarıyla adalet ve eşitliğin savunuculuğunu yapan, her zaman şiddetin her türlüsüne karşı olduğunu anlatan ve farkındalık yaratmaya çalışan Bergüzar Korel’le buluşmak ve mesajlarını buradan sizlere aktarmak kaçınılmazdı. Onu geçtiğimiz sezon Dennis Kelly’nin erkek şiddetine ve bunun sonuçlarına değinen, özellikle erkeklerdeki şiddet meylini ortaya koyan, “zincirlerimi kırdığım bir oyun” diye tanımladığı Kızlar ve Oğlanlar’da seyretmemiz de tesadüf olmasa gerek…

İçinden taşan şefkati, samimiyeti, anneliğin ona bahşettiği coşku ve cesareti, açık sözlülüğü, tüm bu yaşananlara karşı isyanı, eşitlik ve adalete karşı özlemi, çözüm arayışlarıyla Bergüzar Korel hepimizi sarsıyor, hayatın akışına bir es veriyor.

Türkiye’de kadın hangi sorunlarla boğuşuyor?

Bir kadının eşi ile anlaşamadığında ayrılık kararı vermesi noktasında yaşama veya kendi yoluna gitme hakkı bile yok çünkü erkek hayatı paylaştığı kişiyi, sevdiğini insan olarak değil malı olarak görüyor. Her gün dehşetle uyandığımız şiddet haberlerinin en temel sebebi bu değil mi? Hâlâ cinsiyet eşitsizliği ile mücadele ediyoruz. Kadının kıyafeti, gülüşü, saçı, çalışması… Şiddet. Hem de şiddetin her türlüsü. Cinsel şiddet, sözel şiddet, psikolojik şiddet sadece erkekten de değil üstelik, yeri geliyor toplumdan yeri geliyor hemcinsinden… Linç. Müthiş bir linç kültürünün başrolüne oturtmaktan hiç çekinmiyorlar kadınları. Bu fütursuzluk, bu her türlü zehri akıtma haklarını kendilerinde görürken bu şiddeti yapanlar kadının hakkını aramasına ya da sesini çıkarmasına zorbalıkla karşılık veriyorlar. Adaletsizliğin ve eşitsizliğin dibine vuruyorlar.

Emine Bulut’un katledilişi, “ölmek istemiyorum” sözleri hepimizin içini dağladı. Ve sizlerle konuşmak, farkındalık yaratmak için çıktık yola. Duygularınızı paylaşır mısınız siz de…

Emine Bulut ve daha niceleri. Ama soruyorum kendime, olaya sosyolojik olarak bakarsak, bir cinayetin videosunu izlemek? Bu videoyu orada çekmek? Kamuya açık bir alanda belli ki etrafta başka insanların da olduğunu bile bile birini öldürmek? Bu olayın her yeri ve her anı serinkanlı bir canavarlık örneği. Orada iki kurban var; bir anne ve bir çocuk. Umuyorum ki kanunlar değişir. Mecliste çeşitlilik önemsenerek bir kadın komisyonu kurulur. Ve bu komisyon akademisyenlerle bir araya gelip hem kurban hem yakınları hem tehdit altındaki kadınlar için neler yapabilir, devletin imkanlarını nasıl kullanabilir etraflıca düşünür. Eğer çözüme gitmek istiyorsak bunlar çok önemli adımlar.

Neden çözüm sağlanamıyor?

Caydırıcı hiçbir unsur yok. Korkusu yok. Namusumu iki paralık etti diyor. Korkmuyor ki… Gerçi korkmak da yetmez. Saygı duyması gerek. Kadına ya da hayvana ya da onunla aynı fikirde olmayan arkadaşına da. İşte diyorum ya eğitim, kanun, STK’lar, global markaların yaptığı işbirlikleri, sanatçıların verdiği mesajlar, televizyonun etkisi, orada yapılabilecek şeylerin gözden geçirilmesi. Kanunların kesinlikle değişmesi gerekiyor. Kadın cinayetlerinde, çocuk istismarında iyi hal indiriminin ortadan kaldırılması ilk ve en önemli adım olabilir. Dört koldan düşünülerek toplumsal cinsiyet eşitliği, hayvan hakları, çocuk istismarı için ne gerekiyorsa yapılmalı.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı toplumumuzda zihniyet dönüşümü şart. Bu sizce nasıl sağlanabilir?

EĞİTİM! Aile içinde başlayan bir eğitimden söz ediyorum öncelikle. Çocuğun gözünde anne baba ilişkisinde cinsiyetten doğan bir üstünlük olmamalı. Çocuğa sağlıklı bir kadın erkek ilişkisi sunulmalı. Anne, kız çocuk için de erkek çocuk için de ilk rol model. Erkek annelerine çok iş düşüyor elbette ama ben kız çocuklarının annelerinin de dikkat etmesi gereken öncelikleri olduğunu düşünüyorum. Çocuklarımızı büyütürken özellikle kız çocuklarının fiziksel görünümleri üzerinden üstünlük sağlamamaları gerektiğini ve giydiğimizle, nasıl göründüğümüzle değerimizin belirlenemeyeceğini öğretmeliyiz. Kızlara hemcinslerine her zaman destek olmaları gerektiğini çok küçük yaşta öğretmeliyiz. Erkek arkadaşlarının onlardan güçlü olmadıklarını, onlarla eşit haklara sahip olduklarını anlatmalıyız. Sadece sözel değil davranışsal olarak da bu söylediklerimizin örneğini vermeliyiz. Erkek çocuklarımıza duyguların ne kadar önemli olduğunu, hangi koşulda olursa olsun, kız arkadaşlarına istemedikleri sürece fiziksel bir temasta bulunmamaları gerektiğini öğretmeliyiz. Okullarda da bilinçli öğretmenler ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın da desteğiyle çalışmalar yapılmalı.

Siz her türlü haksızlığa karşı duyarlılığınızla dikkat çektiniz. Konuştunuz, tepkinizi gösterdiniz. Farkındalık sizde nasıl oluştu, aileniz sizi hangi değerlerle büyüttü?

Bizim evimizde ahlak ve değerler önemli bir meseleydi. Toplum baskısı ile yapılan şimdinin o içi boş ahlakçılığından bahsetmiyorum. Bir yandan da sanılanın aksine, ben de çok baskı ile büyüdüm ve baskı yapılan her an yalan söyledim. Bu o kadar büyük bir yük yaratıyor ki çocuk kalbinizde… Çünkü çocuk bir şeyi merak ediyorsa bir yolunu bulup onu yapıyor. Çocuklarımızın meraklarına saygı duyup onlara güvendiğimizi hissettirirsek gittikleri yol çok daha temiz oluyor. Tüm genç kızlığım boyunca izin istediğim bir şeye hayır cevabı aldığımda isyanım da ardından duyduğum şey de hep aynı oluyordu, “baba, bana güvenmiyor musunuz?”, “sana değil kızım çevreye güvenmiyoruz!” Bu, çevreye karşı da müthiş bir güvensizlik duygusu yaratıyor. Ama tüm bunların yanında bana öğretilen en net şey haksızlığa karşı susmamam gerektiğiydi. Hırsızlık yapma, hakkın olmayana el uzatma, imkanın neye yetiyorsa yardım et ve tabii ki hayvanları çok sev. Şu da bir gerçek ki çocuk söyleneni değil gördüğünü yapıyor yani benim en büyük şansım o baskının yanında tüm bu değerleri benimsemiş bir anne ve baba ile büyümüş olmam.

Ve siz oğlunuzu nasıl büyütüyorsunuz?

Dediğim gibi, çocuk öncelikle söyleneni değil gördüğünü yapıyor. Ona en net verdiğimiz mesaj bu hayatta ne yaşarsa yaşasın bizimle açık bir şekilde konuşabileceği; çünkü çocuk dünyada ailesinin hep yanında olduğunu hissederse karşılaştığı olaylar karşısında kendini yalnız hissetmez ve bilir ki yaşadığı her şeyi anne ve babayla paylaşabilir. Kızlar ve erkekler eşit haklara sahiptir ve bu tartışmaya açık bir konu değildir. İnsanların nasıl göründüğü, cinsel yönelimleri, inançları, dinleri ile asla ilgilenmediğimizi, sadece onların kalpleri ile bağ kurabileceğimizi ona çok küçük yaştan beri anlattım. Kızlarla ilgili söylediğim şey ise asla hiçbir kıza el kaldırmayacağı elbette, “Kızlar sana vurursa da önce sözel olarak durmasını söyle. Devam ediyorsa ortamdan uzaklaş, hatta kaç” diyorum.

Siz hiç tacize uğradınız mı?

Tüm kadınlar gibi çocukluğumdan beri sokağa çıktığım her an sözel tacize uğradım. Bazen (okul çıkışı karanlığa kalmışsam) kafama siyah bere takıp erkek pantolonu giyip erkek taklidi yapardım. Sokakta yalnız yürümekten hep korktum, otobüsten eve koşarak indiğim o yokuşların dili olsa keşke. Gündüz vakti sokağın ortasında bir kız arkadaşımla antrenmandan çıkmış eşofmanlarımızla yürürken etrafımızı saran sokak adamlarından kaçtığım da oldu, yanlış anlaşılmayayım diye kafamı yerden kaldırmadığım da. İş hayatına başladığımda ise çevremden gelecek herhangi bir talebi engellemek için erkek gibi kız oldum, ekibin ablası, kardeşi oldum, öyle korudum kendimi. Bu ne demek? Kadınlığa ilk adım attığınız yıllarda dişiliğinizden kadınlığınızdan ödün vermek demek. Korkunç bir şey.

İş hayatımda cinsiyet ayrımcılığına elbette maruz kaldım. Erkek oyuncuların çok daha fazla alanı olabiliyor. Sete geliş gidiş saatleri, ücretler, setteki konforları, sete çıkmaları, tatilleri… En basiti, bir erkek oyuncunun sete geliş gidiş saatlerine uymayıp üç saat geç gelmeyi alışkanlık haline getirmesi söz konusu olduğunda yapımcı buna göz yumarken bir kadın oyuncu herhangi bir talepte bulunduğunda konu ne olursa olsun bu kulislerde “kapris” adı altında konuşulmaya başlıyor. Erkeğin her hareketi ve talebi hak, kadınınki kapris.

Medya ve Türk dizilerinin şiddetin yaygınlaşmasında ve olağanlaşmasında nasıl bir rolü var?

Çok rolü var. “Bunları gösteriyoruz ki farkındalık yaratalım” diyorlar. Tam tersine! Siz bunu insanların hayran olduğu kişiler üzerinden gösterip daha da normalleştiriyorsunuz. Üzerine, yapımcılar, senaristler, yönetmenler görüşlerini savunan daha beter açıklamalarda bulunuyorlar. Hepimizin artık gözünü açması lazım, kadınlar ve çocuklar ölüyor. Farkındalık bunları göstermeden sadece vurgulayarak da yaratılabilir. Dünyada bunun örneği birçok feminist iş var. Türkiye’de de bu farkındalık kendini göstermeye başladı. Markaların sistematik şekilde kadına ve çocuğa şiddet içeren konulu işlerden sponsorluklarını çekmeleri bile çok olumlu bir gelişme.

Hayattaki korkularınız, çekinceleriniz neler? Ve bunların üstesinden nasıl geliyorsunuz?

Birçok korkum var. Evhamlıyım, hep en kötüsünü düşünür, felaket senaryoları yazarım ama son yıllarda gerek terapistim, gerek kendi kişisel gelişim yolculuğumda daha kontrol altına alabiliyorum korkularımı. Üzerine gidiyorum hepsinin, çok korkuyorum ama korktuğum şeyleri yapmaktan da geri durmuyorum. Cesaretim korkumdan geliyor aslında, korktuğum her an daha da cesaretleniyorum. Güçlü müyüm? Evet, güçlü bir kadınım. Küçüklüğümden beri bana verilen görevi bunu yapamam deme lüksüm olmadı hiç. Bununla nasıl baş edeceğim deyip pes etme lüksüm de. O zaman daha ağır oluyor insanın yükü ve her yükte daha da güçleniyor.

Sizi erkeklerdeki şiddet meylini ortaya koyan Kızlar ve Oğlanlar oyununda izledik. Bu rol size nasıl teklif edildi?

İbrahim Çiçek’in bana metni yollamasından 1,5 saat sonra onu aradığımda telefonda ağlıyordum. Konu itibariyle benim çok hassas bir noktama dokunduğunu, çok korktuğumu söyledim, “daha iyi” dedi. Çalışırken müthiş bir serüven yaşattı bana İbrahim. Rolü neden bana teklif ettiğini kendisine sormak lazım, ama böylesine bir konunun içinde, böyle bir acıyı anlatırken tamamıyla benim içgüdülerime, fikirlerime, annelik ve eş kimliklerime saygı duyup beni özgür bıraktı. Zincirlerimi kırdığım bir oyun Kızlar ve Oğlanlar.

GÜLSE BİRSEL: “HAYAL GÜCÜNÜ HOŞGÖR, ŞİDDETİ ASLA!”

Yazdığı ve oynadığı dizilerle, kaleme aldıklarıyla milyonlara dokunma gücüne sahip olan Gülse Birsel’in, bu defa Elle Türkiye’nin sorularını yanıtlayarak verdiği şiddet karşıtı çarpıcı mesajlarla yine milyonlara ulaşmasını, insanları sarsmasını ve bir şeylerin değişmesine önayak olmasını umut ediyoruz. Başarılı senaristin “güçlü sözleriyle” gidişata dur diyoruz.

Hep güldürüyor; güldürürken de düşündürüyor, farkına vardırıyor, gözümüze sokuyor. Kahkahaları, mizahı ve mürekkebinden akan keskin zekasıyla veriyor mesajını, Türkiye’nin kültürel haritasını, sokakta olup bitenleri, insanların ruh halini yansıtmakla kalmıyor; yanlış giden şeyleri, haksızlıkları, adaletsizliği, eğitimsizliği, cehaleti ve şiddetin karanlığını da yazıp çiziyor. Gülse Birsel @elleturkiye sosyal medya hesabı için çektiğimiz videoda “mizah bir şeyleri iyi anlamda değiştirebilir” diyordu… O mizahıyla tam da bunu yapıyor, yeri geldiğinde şiddetin parodisini de yaparak, hicvederek farkındalık yaratıyor, kötü giden bir şeylerin olumluya dönüşebilmesinin yollarını aralıyor, umut veriyor.

Gülse Birsel önemli bir noktaya değiniyor, dikkatleri, yaşadığımız tüm acıların, ayrımcılık, eşitsizlik ve şiddetin altındaki o tehlikeli “kafa”lara çekiyor, o “kafa”nın, o sinsi, cahil, gözle görünmeyen ama toplumun tüm kesimlerine sızmış düşünce yapısının ülkeyi ne hale getirdiğinden dem vuruyor.

Yine de umutlu, “sonlara yaklaşmış bir kafa bu” diyor.

Bu defa gülümseyerek değil belki ama umutla, düşünerek, sorarak, fark ederek ve ettirerek, sorunlar ve çözümler üzerine kafa yorarak okuyacaksınız Gülse Birsel’i.

Kadın olmak başlı başına zor ama Türkiye’de daha da zor…

Yani Fransa’dan daha zor, Afganistan’dan daha kolay aslında. Öyle bir yerde duruyoruz. Bir ülkenin okur yazarlığıyla, gelişmişliğiyle kadınların hayat kalitesi doğru orantılı. Ama kültür, gelenek de önemli. Mesela Japonya da kadına pek değer veren bir ülke değil (o zenginliğin ve gelişmişliğin içinde). Amerika’nın fırsat eşitliği konusunda çok müthiş olmadığını da biliyorum. Bu açıdan genelleme yapmak yanlış olsa da Batı Avrupa nispeten en iyi durumdaki yer diyebiliriz. Neden’in tarihsel, ekonomik, kültürel, adalete dair bin tane sebebi var.

Türk kadını Türkiye’de hangi sorunlarla boğuşuyor?

Tek bir şey söyleyeyim: Adaletten güvenliği sağlayanlara, yasa yapanlardan sokaktaki esnafa, patrondan işçiye, babalardan annelere, sadece erkeklerde de değil, aslında kadınlarda da olan, herkeste değil ama çoğunluğa yakın bir kesimde olan bir “kafa”yla boğuşuyor kadınlar. Bu ülkede kadınların iyi bir hayat yaşama ihtimalini düşüren kafa bu. Son yıllarda tuhaf biçimde yükselen, kadına şiddetle istatistiki olarak görünür olan, hak ettiği cezayı almadıkça cesaret bulan, ama cümleten artık canımıza tak eden, hissediyorum ve umuyorum ki sonlara yaklaşmış bir kafa! Ve maalesef bu ülkede yaşayan bir kadınsanız, ister avukat olun, ister sanatçı, ister tarım işçisi, ister ev kızı, bu kafayı çok iyi tanır, “ona rağmen” iyi bir hayat yaşamaya çalışırsınız. “Herkesin erkeklerin karar ve planlarına uymama hakkı vardır ama kadınların biraz daha az vardır” kafası. “Çocuklar babanın, aile büyüklerinin kararlarına karşı çıkmasa iyi olur, ama bir kız çocuğu karşı çıkarsa bedelini ağır öder” kafası. “Kadın o mesleği, o işi, o sporu yapmasın, çünkü efendim fıtratı farklıdır, fiziksel olarak zayıftır, güçsüzdür, kıyamayız, yorulur” deyip, korurmuş gibi yaparken aynı kadını fiziksel zayıflığından vurarak, itip kakıp döverek itaat etmeye mecbur eden saldırgan kafa. “Kadın öyle giyinmesin, oralarda o saatte dolaşmasın, biz bunları iyiliğimizden söylüyoruz, o kadının namusunu, huzurunu, ismini, saygınlığını korumak için” deyip, aynı kadın beğenmediği bir fikri savunduğunda namusuna, bedenine dil uzata uzata bağırıp çağıran, en belden aşağı iftiraları, hakaretleri savurmaktan geri durmayan kafa. Özetle “bütün insanlar eşittir ama erkekler biraz daha eşittir” kafası.

İşte tam da bu kafalar şiddet ve kadın cinayetlerinin temelinde yatıyor.

Dünya, insani ilişkiler ve medeniyetle ilgili bir gerileme döneminde bence. Nezaket, eğitim görmüş olmak, görgü bilgi değerini kaybetmek üzere, “canım ne isterse onu yaparım” tavrına alkış, kuralsızlığa, kabalığa, hatta cahilliğe övgü yükselişte. Bütün dünyada bu var, özellikle ABD’de. Popüler kültür bir endüstri ve geniş kitleleri kazanmak, onlara satış yapmak için artık o kitlelere örnek olacak, bir şey öğretecek değil, onlara benzeyen ikonlar, öyle ürünler çıkartılıyor. “Vücudunla barış, büyük popo iyidir” tamam, güzel. Ama cahilliğinle, kabalığınla, nerede nasıl konuşman gerektiğini bilmemenle barışma lütfen. Öğren bir zahmet, kendini geliştir. Çok uzun konuşulur bu konu. Ama bizim ülkemizdeki hikayede adaletin aksaması ve kutuplaşma da çok önemli sebepler arasında, şiddetin ve kadın cinayetlerinin artmasında.

Önerdiğiniz caydırıcı önlemler nedir? İvedilikle neler yapılmalı?

Çok basit. Adaletin, caydırıcı cezaların tesisi ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması. Sonra da topluma örnek, rol model, toplumu yönlendiren insanların, siyasetçisinden dizi yazarına, şiddetten, şiddet içeren dilden, tehditten, kabalıktan ekmek yemeyi bırakması. Nezaketin, uzlaşmanın, tahammülün, soğukkanlılığın özendirilmesi.

Biz bunları konuşurken yine bir yerlerde belki bir kadın daha öldürülüyor, bir cinayet işleniyor…

Aslında genel olarak şiddet artıyor. Sadece kadına karşı değil, herkese karşı. Saldırganlık, şiddet, “yakarız, yıkarız, kan dökeriz” tavrının önü böyle alınamaz çünkü adam ceza almayacağından neredeyse emin! Silah satışı arttı, canı sıkılan birbirini tehdit ediyor. Özür, uzlaşma tedavülden kalktı. Bir de üstelik futboldan ticarete, sanatçılardan tatil yapılacak şehre her ama her konunun siyasileştirildiği, tarafların sivrildiği veya sivrileştirildiği şu iklime bakınca… Gelecek için hayaller kuran, bu memleket için şahane yarınlar düşleyen, Türkiye konusunda hırslı, hevesli, inançlı, milletini seven ve her vatandaşın güzel yaşamasını isteyen biri olarak içim kararıyor! Şunlara ceza versenize kardeşim! Caydırıcı olsanıza! Sokağa çıkan herkes, sinirlenip yanındakine tekme bile atsa bedelini ödeyeceğini bilerek çıksa da 85 milyon rahat rahat sokaklarda dolaşsak. Şiddetin büyük bir bedeli olsa da hayat hepimize bayram olsa! Bazı konular bu kadar “hötzöt”ken “şiddeti görülmemiş şekilde alttan almak” neye, kime yarıyor?

Siz her daim kadın meselelerine ve her türlü haksızlığa karşı duyarlılığınızla dikkat çektiniz. Yazdınız, çizdiniz. Politik farkındalık ve bilinçlenme sizde nasıl oluştu, aileniz sizi hangi değerlerle büyüttü?

Eğitimin, meslek edinmenin ve kendini kimseye ezdirmemenin çok önemli, elde ettiğin her şeyi bileğinin hakkıyla kazanmanın esas olduğu bir bakış açısıyla büyüdük. Daha ilkokula başlarken babam “birisi sana vurursa sen de ona vur” derdi mesela. Aldığın karne, öğretmenin senden memnuniyeti, çalışkanlığın üçümüz için de eşit önemdeydi. Yani “aman o kız, orta derecede bir öğrenci olsun ama güzel kek yapsın” denmedi. Üç kardeşiz, bir erkek iki kız. Hiç ayrım yapılmadı. Cinsiyet rolleri verildi elbette, yani abim bizim bavulumuzu taşıdı, biz karşılığında ona kek yaptık filan, öyle tatlı alışverişlerimiz vardı. Ama gerektiğinde bize bavulumuzu kendimiz taşımamız, abime kendi yemeğini yapma da öğretildi. Mesela abim ve ablam, ki benden yaş olarak çok büyükler, ikisine de çıkar çıkmaz birer Rubik küp alındığını hatırlıyorum. Kim önce yapacak diye rekabet ettiler. Ben ilkokuldaydım, ama özendim, mecburen bana da alındı. Esas olarak haklar, eşitlik, ailedeki söz hakkı, alınan eğitim kalitesi, çocukların geleceği hakkında yapılan planlar, ailenin ekonomik imkanlarını kime nasıl böldüğü konusunda net bir eşitlik vardı.

Bir kızınız olsa onu nasıl ve hangi değerlerle büyütürdünüz?

Kendimden, abimden ve ablamdan memnunum, kız-erkek fark etmez, ailemden gördüğüm değerlerle büyütürdüm sanırım. Çünkü sonuçlar iyi. Belki biraz daha rahat bırakabilirdim, aşırı titiz, aşırı pimpirik ve detaycı olduğumuz zamanlar var. Daha gamsız bir insan olmasını tercih edebilirdim.

“Erkek çocuklarını da anneler büyütüyor, erkek çocuğunun kız çocuğundan daha değerli olduğu fikri çocuğa anne tarafından veriliyor” deyip tüm sorumluluğu kadınlara atmak hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm sorumluluk değil ama sorumluluğun bir kısmı tabii ki kadınlarda, annelerde. “Kocandır ses etme, abindir suyuna git, sen kızsın okuma artık yeter, evlen” diyen anne yok mu? Oğlunu kızından farklı yere koyan, şımartan, evin paşası yapan, kimseyi ona layık görmeyen anne yok mu?

Siz hiç tacize uğradınız mı? Ya da cinsiyet ayrımcılığına maruz kaldınız mı?

Tacize uğramadım. Böyle bir anım yok. Kibar biriyimdir ama istismarın, hakkımın yenmesinin filan cevabını hemen veririm. Cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmamak ise mümkün mü? Dünyada da mümkün değil ki. En basit örnek, ilk televizyona çıktığımda, gag programı zamanı, “kocası yazıyormuş o metinleri” dendi. Dakika bir, gol bir. E umurumda mı böyle şeyler? Yoo. Ben keyfimi bozmadan yolumda yürürüm. Ancak tabii bizim sektör yeteneğinin, çalışmanın, çıkardığın işin kabak gibi ortada olduğu, bu açıdan avantajlı bir sektör. Bir konuşur, iki engeller, taş koyar, sen yine başarılı biriysen gideceğin yere gidersin. Ama bir şirkette, bir fabrikada, bir siyasi partide, eşitsizliğin hakim olduğu bir ailede, karar vericilerin cinsiyetçi olduğu bir sistemin içinde savaş çok daha büyük olacaktır. Kadınların hayatı zor.

Jet Sosyete’nin önceki bölümlerinde Ahmet Kural’a gönderme içeren şiddet eleştirisi de yaptınız. Bu tip farkındalıklara devam etmeyi düşünüyor musunuz yeni bölümlerde?

Tam olarak Ahmet Kural’a gönderme değildi. O ara Sıla-Ahmet olayından yola çıkıp kadına şiddet biraz daha çok konuşulmaya başlanmıştı, ama Jet Sosyete’deki dizi çekimi sahnesi, TV ve film senaryolarındaki kadın rollerine, şiddetin sıradanlaşmasına, perde, ekran ve gerçek hayattaki “canım bir tokattan ne olur, biraz itiş kakış olmuş büyütmeyin” tarzı bakış açılarının tümüne eleştiriydi. Sen erkek olarak, kadını da çocuğu da “sadece itsen” bile “karşılıklı itiştik o kadar” diyemezsin. Şiddettir, çünkü sen fiziksel olarak çok daha güçlüsün. İki boksörün, iki delikanlının, iki kızın birbirini itmesi “karşılıklı itiş kakış” olabilir, iki taraf için de kötüdür, şiddettir ama bir güç dengesi vardır. Bir erkek bir kadını itip kakarsa o hakimiyet kurmak, ceza vermek, istediğini kabul ettirmek için yapılır. “Ben üstünüm, haddini bil” demektir. Haddi ne, hakkı ne, bu durumda tabii ona karar veren de şiddeti uygulayan erkek!

Kadın şiddetine karşı sosyal sorumluluk projeleri içinde olmayı düşünür müsünüz?

Ben bireysel olarak sesimi duyurmayı, fikrimi söylemeyi daha çok seviyorum. Slogansa kendi sloganımı bulayım, kendi sözlerimi seçeyim, kendi bakış açımı daha ne anlatayım. Elimde kalem var! Gazetede köşem, kendi hikayelerimi anlattığım bir dizim, takipçisi çok sosyal medya hesaplarım var. Onları kullanarak, yani yazarlığımla daha etkili olabilirmişim gibi geliyor. Onun için sosyal sorumluluk projelerini ince ince seçerek katılıyorum.

Nasıl bir Türkiye, nasıl bir dünya hayaliniz var?

Hoş görülen hayal gücü fikirleri, sanatı, bilimi, icatları yaygınlaştırır. Hoş görülen şiddet sadece suçu yaygınlaştırır! Hayal gücüne sınırsız alan, şiddete sonsuz baskı ve ceza olan bir yerde yaşamak istiyorum tabii.

EDA ERDEM: “BEN YOK, BİZ VARIZ”

Gücün, azmin, mücadele ve kararlılığın vücut bulmuş hali, son günlerin en çok konuşulan ismi eda erdem kaptanı olduğu kadın milli voleybol takımı ile tarih yazdı, kadınların her daim başaracaklarına, yenilgiyi kabul etmeyen karakterlerine dair olan inancımızı kuvvetlendirdi. İyi ki varsınız!

Herkes onu konuşuyor. Avrupa ikincisi Kadın Milli Voleybol Takımı’nın kaptanı Eda Erdem ve ekibinin son dünya şampiyonu Sırbistan önünde elde ettiği ikincilik, 16 yıl sonra gelen gümüş madalya, Türk kadınının voleyboldaki başarısına önemli bir emsal teşkil etmesinin ve bizi gururlandırmasının yanı sıra hepimizi kendisini yakından tanımaya, nasıl bir yükseliş hikayesine sahip olduğunu öğrenmeye yöneltti.

İlk idmanına henüz 13 yaşındayken çıkan, “voleybol topu nasıl tutulur”dan bugün 19 yıl sonra milli takımın liderliğine gelen Eda Erdem’in oynadığı her yaş grubunda ve takımda kaptanlık yapması aslında bugünkü manzaranın sürpriz olmadığını kanıtlıyor. Eda “Çocukken çok utangaç ve kırılgandım. Şimdi geçmişe dönüp baktığımda o kırılgan, hassas kız çocuğundan; güçlü, kararlı, insanlardan bağımsız ve kendinden emin bir Eda yarattığımı görüyorum. Evet fiziksel olarak çok fazla faydasını gördüm ama bence en önemli öğretileri; sosyalleşmek, paylaşmak ve aileden bağımsız küçük yaşlarda ayaklarının üzerinde durabilmekti” diyor.

Başarılı sporcunun çocukluktan bugüne uzanan, rol modeli niteliğindeki hikayesinde kız çocuklarının eğitimlerinin yanı sıra mutlaka bir spora yönlendirilmesi, sosyalleşerek özgüven kazanmaları, aktif ve ayakları üzerinde durabilen birer birey olarak yetişmeleri gibi alt metinler var elbette.

Milli Voleybol Takımı’nın hepimizi gururlandıran performansına dönersek; maç sırasında Eda Erdem ve ekibiyle özdeşleştik, onlarla birlikte heyecanlandık, nefesimizi tuttuk ve haykırdık. Onların cesareti, azmi ve özgüveni aslında hepimizindi, maçı 3-2 kaybederken ikincilikleriyle ülkemizdeki genç kızlara yılmamanın, savaşmanın ve mücadelenin önemini gösterdiler, onlara rekabetçi ruh ve pes etmeme inancı kazandırdılar. Sadece voleybolda değil hayatın her alanında kadınların ne kadar güçlü ve başarılı olabileceklerini hatırlattılar; özellikle unutanlara ve unutturanlara… “Başardığımız şey ülkemizin ve biz kadınların ihtiyacı olan bir şeydi. En büyük motivasyonlarımızdan birisi de buydu” diyen Eda Erdem duygularımıza tercüman oluyor.

Bir anda Türkiye’nin gündemine oturan, son dönemde takipçi sayısı artan ve hepimize aslında onun gibi rol modeller görmeyi özlediğimizi gösteren, bireysel olarak pek çok ödül kazanan, Milletler ve Şampiyonlar Ligi’nde en iyi orta oyuncu ödüllerine de sahip olan Eda Erdem’le, “her gün giderek güçlenen bir kadınım” diyen Türk voleybolunun yıldızıyla baş başa bırakıyoruz sizi.

Avrupa ikincisi Kadın Milli Voleybol Takımı’nın kaptanısınız. Her şey nasıl başladı?

Takımlar altyapı için okullarda uzun boylu öğrenci taraması yaparken okulumuza beni voleybolla tanıştıran antrenörüm İsmail Şahin geldi ve en uzun boylu kız öğrenci ben olduğum için “Denemek ister misin?” diye sordu. Ben de kabul ettim. 24 Aralık 2000 tarihinde, 13 yaşımda, ilk idmanıma çıktım.

Sonrasında Türk voleybolunun en önemli ismi Cengiz Göllü’nün tedrisatından geçtim. Hem İsmail Şahin hem de Cengiz Göllü benim voleybol karakterimi oluşturdular. 2008 yılında Fenerbahçe’ye transferimle birlikte de kendi sporcu karakterimi buldum diyebilirim.

İlk idmana çıkışınızı hatırlıyor musunuz?

İlk idmana çıkışımı, voleybol topu nasıl tutulur, nasıl pas atılır vs. temel teknikleri öğrenirkenki heyecanımı hatırlıyorum. Aslında antrenörümüz İsmail Şahin’in beni yaş grubumun kaptanı yapınca ilgim daha da çok arttı. İlk maçıma küçük takımda çıktım. Yaptığım ilk bloktan sonraki sevincimi hatırlıyorum da şok olmuştum, antrenörüme dönüp “Ben blok yaptım!” demiştim. Sonrasında yıldız, genç ve A Milli Takım derken, dolu dolu geçen 19 yıl. Bugün geçmişe dönüp baktığımda oynadığım her yaş grubunda ve takımda kaptanlık görevini üstlendiğimi görüyorum.

En son 2019 Kadınlar Avrupa Voleybol Şampiyonası finalinde Sırbistan’a yenilerek ikinci oldunuz ve başarılı bir performans sergilediniz. Siz ve ekibiniz nasıl çalıştınız bu noktaya gelebilmek için?

Takım arkadaşlarım 9 Mayıs’tan beri kamptalardı. Ben aralarına 2,5 aylık bir izin döneminden sonra, Temmuz ayında katıldım. Güzel bir ekibiz, herkes birbirini seviyor ve saygı duyuyor. Bu başarının arkasında çok fazla fedakarlık, idman, emek ve mücadele yatıyor. Başardığımız şey ülkemizin ve biz kadınların ihtiyacı olan bir şeydi. En büyük motivasyonlarımızdan birisi de buydu.

Elde ettiğiniz ikincilikle kız çocuklarına rol model olurken kadının gücünü, neler başarabileceğini gösterdiniz. Kadın dayanışmasının örneği oldunuz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hâlâ çözülemediği, kız çocuklarının okutulmadığı ülkemizde böyle bir performans çok anlamlı.

Ülkemizde ne yazık ki kadınlarla ilgili üzücü ve bizi karamsarlığa iten olaylar gelişiyor. Öncelikle herkese Türk kadınını başarı ve gururla resmedebilecekleri bir fırsat sunduğumuz için mutluyum. Toplumsal eşitlik çerçevesinde kadına şans verildiğinde nerelere gelebileceğine dair kendi alanımızda çok değerli bir örnek sunduğumuzu düşünüyorum. Farklı ve çok renkli karakterlerden kurulu bir takımız. Kız çocukları hepimizin öyküsünden ilham alabilir ve gelecekte olmak istedikleri noktaya doğru ilerlerken bizim vazgeçmeyen, mücadeleci karakterimize öykünebilirler. Sporun toplumun üzerindeki etkisi ve katkısı çok fazla. Kulübüm Fenerbahçe’nin buradan hareketle toplumsal cinsiyet eşitliği adına HeForShe hareketini desteklemesini, “Kadın-Erkek Birlikte Eşitiz” diyerek ortaya koyduğu tavrı ve attığı adımları da önemli ve değerli buluyorum.

Bir voleybol takımı kaptanında hangi özellikler bulunmalı?

İyi bir oyuncu olmanın yanında liderlik sıfatlarına sahip olmanız gerekir. Kendi adıma kritik anlarda fayda sağlayabilmek ve takımı yukarı çekmek en önemli vasfım diyebilirim. Arkadaşlarımla ablalık ve arkadaşlık arasında güzel bir diyaloğumuz var. Herkese eşit mesafede olup gerektiğinde oyuncu ile antrenör arasında, yönetim ile oyuncular arasında köprü görevi sağlamak gerekiyor. Saha içinde ve dışında takımı sahiplenmek, takımda herhangi bir problemi olan oyuncu varsa o an müdahale edip negatifi pozitife çevirmek önemli. Motto’muz kişiler değil, takım önemli; ben yok, biz varız.

Voleyboldan konuşursak bu sporun fiziksel ve ruhsal faydalarından bahsedebilir misiniz?

Voleybol, hayatımın merkezinde, beni ben yapan, sahip olduğum karakterimi veren spor. Çocukken çok utangaç ve kırılgandım. Şimdi geçmişe dönüp baktığımda o kırılgan, hassas kız çocuğundan güçlü, kararlı, insanlardan bağımsız ve kendinden emin bir Eda yarattığımı görüyorum. Evet fiziksel olarak çok fazla faydasını gördüm ama en önemli öğretileri; sosyalleşmek, paylaşmak ve aileden bağımsız küçük yaşlarda ayaklarının üzerinde durabilmekti. Disiplin ise bu işin olmazsa olmazı. Zorluklarla mücadele ederken mental olarak güçlü kaldığınızda, her kötü tecrübeden güçlenerek çıkmayı başarıyorsunuz.

Kız çocuklarına voleybolu sevdirmek, bu sporun eğitimini teşvik etmek adına özel çalışmalar yapıyor musunuz?

Saha içinde ve dışında bu bilinçle yaşamaya gayret gösteriyoruz. Başarı beraberinde ilgiyi getiriyor. Saha dışında yaptıklarımızla ulaşabildiğimiz çocukların sayısı sınırlı fakat saha içinde verdiğimiz mücadeleyle çok daha geniş kitlelere dokunabiliyoruz. Bana gelen bir mesajdan alıntı yapmak gerekirse, evde kız çocukları topu birbirine atarken (futbolda erkek çocuklarının seçtiği gibi) bizim isimlerimizle birbirlerine seslenmeye başlamışlar; bu kendi başına müthiş bir anekdot.

Bir maça nasıl hazırlanırsınız?

Maç yaklaştıkça beslenmeme, fiziksel ve taktiksel olarak hazırlığıma özen gösteririm. Rakip takımın geçmiş videolarını izler, maçta neler yapmam gerektiğini zihnimde yaşarım. Maç günü sabah bir saatlik hafif ter idmanımız olur. Maç saatinden önce muhakkak üç öğün yemek yemiş olurum. Mental olarak da zihnimi boşaltır ve sadece maça konsantre olurum.

Maç öncesi ve sonrası nasıl duygular yaşarsınız?

Maçlardan önce her zaman ufak bir heyecan hissederim. Maçı zihnimde canlandırır ve kazandığımızı düşünerek hayal kurarım. Eğer sonuç lehimize olursa “güzel bir yemeği hak ettin Eda” derim, kaybettiğimizde ise birkaç gün moralim bozuk olur, maçı tekrar tekrar kafamda oynarım.

Peki bir sporcu olarak nasıl bir hayat tarzınız var?

Haftada 8-9 idman yapıyoruz, en az üç gün ise çift idmanımız oluyor. Bu tempoyu kaldırmak için düzenli uyku şart. Günde 8-9 saatlik uyku uyumanın, çift idman günü ise sabah idmanından sonra bir saatlik öğle uykusuna yatmanın çok yardımı oluyor. Diyetisyenimiz belirli bir beslenme programı doğrultusunda bizi yönlendiriyor ve kilo kontrolünü yapıyor. Profesyonel sporcular olarak nasıl beslenmemiz gerektiğini biliyoruz; arada kaçamaklar olsa da…

En büyük korkunuz?

Sporcuların çoğu bu soruya sakatlık olarak cevap verecektir. Kendi isteğinizin dışında sahadan uzak kalmak (bunu yaşamış biri olarak) çok zor ve başınıza gelmesini kesinlikle istemeyeceğiniz bir süreç.

En mutlu anınızın fotoğrafını çekin desem…

İki sezon önceki şampiyonluğumuzda kırılma noktası olan Eczacıbaşı maçının son anları… Fenerbahçe olarak 15’de sona erecek altın sette 13-7’lik bir skor varken geriden gelip maçı 16-14 kazanmamız eşine az rastlanır türden bir başarıydı. Zaman zaman YouTube’dan o görüntüleri izler ve o gün yaşadığım karmaşık duyguları tekrar hissederim. Maç sonu çekilen karede mutluluk gözyaşları ve beraberinde onlarca duygunun dışavurumu gayet net görülüyor.

Antrenman yaparken müzik dinler misiniz?

Müzik, ısınma periyotlarımızın olmazsa olmazıdır. Voleybol idmanına geçerken müzik kapanır. Eğer halter idmanı yapacaksak da motivasyon şarkıları çalarız.

Gücü nasıl tanımlarsınız? Güçlü bir kadınım der misiniz?

Güç, insanın içinde var olan özgüven duygusunun, hedeflerine ulaştıkça gelişmesi sonucunda büyüyen ve yapabileceklerinin sınırını genişleten bir enerji kaynağı. Güçlü bir kadınım diyebilirim, hatta her gün daha da güçlenen bir kadın.

Aştığınız en büyük engel?

2012-2013 sezonunda yaşadığım, voleybol kariyerimi bitirme noktasına getiren sakatlıktan geri dönüşüm.

Başarı nedir?

Başarı, öncelikle doğru hedefleri seçebilmektir. Ve bunlara ulaşamadığında tekrar deneyecek azmi ve iradeyi içinde bulabilmektir. Çok çalışmak, fedakarlık yapmak ve vazgeçmemektir.

İlham aldığınız sporcular var mı?

Bulunduğu yeri güzelleştiren, bir şeyleri değiştirmek için mücadele eden, toplumun o dönem içerisinde kadına biçtiği kalıplaşmış rollerin dışına çıkan, öncü olan ve hemcinslerine ilham veren tüm kadınların hikayelerinden bir şeyler almaya çalışıyorum. Voleybolda Christiane Fürst ve Maja Poljak örnek aldığım oyuncular arasında. Artık emekli oldular, bense onlar gibi iyi bir rol model olma yolunda mücadele ediyorum.

Avrupa Şampiyonası’nda ikinci oldunuz, bundan sonraki hayal ve hedefleriniz?

Hayallerim ve hedeflerim hep aynı; yarıştığımız tüm kulvarlarda şampiyonluğu elde etmek. Fenerbahçe Opet Kadın Voleybol Takımı olarak bu seneki hedefimiz CEV Şampiyonlar Ligi’nde ve Türkiye Ligi’nde tekrardan şampiyon olmak. Ve 2020 Tokyo Olimpiyatları’na vize alabilmek.

SEYHAN ARMAN: YÜZDE 100 GERÇEK!

Seyhan Arman’ın hızına yetişmek ne mümkün! Ya sahnede ya kamera karşısında, oyuncu olarak her an üretmeye devam ediyor. Lgbtiq+ haklarının Türkiye’deki en aktif savunucularından olan Seyhan’ın, kendisine yöneltilen olur olmaz sorulara tavrı net: ‘‘sorsunlar, sorsunlar da öğrensinler diye alan açıyorum. Muhakkak birçoğu homofobik veya transfobik olabiliyor ama sormadan öğrenemezler ki…’’

Oyunculuk Seyhan için, oturup planladığı bir hikaye, bir kariyer değil. Sahnede oynadıkça bazı şeyleri kabul etmeye başladığını, rol yapmaya alıştığını fark ediyor; haliyle günlük hayatta da rol yapmak o kadar zor gelmiyor kendisine. ‘‘Bunu en çok palyaçoluk yaptığımda anladım. ‘Palyaço Ponpon’ diye bir karakterim vardı ve fark ettim ki onu oynarken tamamen kendim gibi davranıyorum. Ne erkek ne kadın gibi olmak; ne de üzerime biçilen diğer rolleri oynamak zorunda değilim, ben gibi olabiliyorum. Belki de o zaman sevdim, tam bilemiyorum ama oyunculuğa âşığım diyebilirim. Gerçek hayatta ne kadar rol yapmayı sevmiyorsam, iki seyirci görünce oynamaya bayılıyorum.’’

‘‘Aaah ah bir dokun bin ah işit’’ diyor Seyhan, dizi-film sektörünün eril ortamının kadınlara ve LGBTİQ+’lara karşı nasıl bir tutumu olduğunu sorduğumuzda. Mücadeleci bir kimliği olduğunu biliyoruz, o tutumların onu sarsmayacağını da… Ama yine de o eril kimliklerin insanı nasıl bıktıracağı da malum. ‘‘Şu anda biraz daha aymış, farkındalığı artmış gibi görünse de o setlerde az çekmedim. Ana cast olup figüran mı sayılmadım, 538’inci asistan tarafından ‘Tatlım deneyimin var mı?’ sorusuyla mı karşılanmadım, set ekibinden numaram istenip vizite ücretim mi sorulmadı. Hangi birini anlatayım?’’ diye devam ediyor. ‘‘Neyse ki artık trans oyuncular daha görünür de sektör en azından piyasada transseksüel oyuncuların olduğunu biliyor, ona göre davranıyor. Bir yandan da kadın eli, kadın ruhu oldukça hissediliyor. Ama hâlâ eril, hâlâ çok erkek, hâlâ maço, hâlâ at gözlüklü.’’

‘‘Aslında hepimiz, her an oynuyoruz bu hayatta’’ diyor Seyhan. ‘‘Aynaya bakarken bile oynuyoruz çoğu zaman’’ diyor. Şefkatli anne rolü, en iyi arkadaş rolü, çalışkan personel rolü, hayırlı evlat rolü… ‘‘Benim sürecim de belki mecbur bırakıldığım ‘erkek’ rolünü oynamanın travmasını azaltmak için başladı, bilemiyorum’’ diye de ekliyor. Bu doğrucu ve cesur kadınla sadece sahnede değil, toplumda da oynamak zorunda kaldığı rolleri, drag queen’leri, aktivizmi ve gündemindeki yeni işleri konuştuk.

Matmazel Coco kim; var mı gerçek hayatta bire bir karşılığı?

Hayır, yok. Birinin saçı, diğerinin kalçası, ötekinin göğüsleri derken en sevdiğim özellikleri bir araya getirdiğim, olmasını hayal ettiğim ‘‘karikatür’’ bir tipi var fiziksel olarak. Diğer yandan da Matmazel Coco, benim. Daha doğrusu benim bütün ayarsızlık, gerçekçilik, patavatsızlık gibi huylarımın, hanımefendi rolü yapmak zorunda olduğum için törpülediğim uçlarımın vücut bulmuş hali. Matmazel Coco yüzde 100 gerçek! Evet ironik ve zaman zaman sivri sayılabilecek bir dili var ama çok kabul görüyor. Hayatında Coco’yu hiç görmemiş, o an orada olduğundan bile haberi olmayan insanlar daha ilk şarkıda Matmazel Coco’yu kabul ediyor ve kendilerini teslim ediyorlar. Ya köyün delisi olarak görüyorlar ya da bu gerçekçilik herkesin ‘‘mış gibi’’ yaptığı bir dünyada sempatik geliyor.

Aslında bir kuşak televizyonda Huysuz

Bu yazıya tepkin ne?

Yorum Ekle

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
At nalı böbrek hastalığı nedir? Nasıl tedavi edilir?
03 Nisan 2026

At nalı böbrek hastalığı nedir? Nasıl tedavi edilir?

#KADINHAREKETİ: SUSMUYORUZ!

Bu Yazıyı Paylaş

Bize Ulaşın Giriş Yap